1 Eylül 2024 Pazar

Can Yücel - Şiir

Yemek de boş, içmek de...
Hatta yeri gelmeden 
sevişmek de...
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü...
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini...
Gözlerinin içine baka baka.
Tam zamanında açmalısın kapını...
Hayatına girmek isteyenlere...
Tam zamanında çıkarmalısın...
Sevginden şımarmaya başlayanları.
Tam zamanında affetmelisin kardeşini...
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını...
Seni gecenin üçünde arayıp da...
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.
Tam zamanında bağırmalısın...
Acıyınca bir yerin...
Tam zamanında gülmelisin...
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.
Tam zamanında bırakmalısın içmeyi...
Son kadeh bozacaksa seni...
Ve üzeceksen birilerini ertesi gün hatırlamayacaksan.
Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli.
Tam zamanında ölmelisin...
Iskalamak istemiyorsan hayatı.
Haydi şimdi kalk bakalım...
Silkin şöyle bir...
At üzerinden hayatın yorgunluğunu... 
Vakit zannettiğinden daha az.
Haydi kalk bakalım... 
Şimdi "yaşamak zamanı".
Can Yücel

Bir Zamanlar Diyordum ki!

Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk'tür, bu Bulgar'dır ve bu Yunan'dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar'mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.

Nikos Kazancakis, Zorba

25 Ağustos 2024 Pazar

Kirpi İkilemi (Hedgehog's Dilemma)

Kirpi İkilemi, Sigmund Freud tarafından kavramsallaştırılan, insanların başkalarıyla olan yakın ilişkilerinde karşı karşıya kaldıkları ikilemi anlatan bir metafordur. İnsanlara çok yaklaştıkça dikenlerinin batması ama insansız da kalamıyor oluşumuz bu ikilemin en yalın ifadesidir.

Kavramın kökeni, filozof Arthur Schopenhauer tarafından kirpiler hakkında anlattığı bir gözleme dayanır:

"Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar."

İnsanların karşılıklı olarak sıcaklığa ihtiyacı var. İnsan olmak, yakınlık kurmak ve şefkat beslemek demektir ancak hem sosyal kurallar hem de insan doğası bizi başkalarına gerçekten yaklaşmaktan alıkoyuyor. Yalnızlık ölümcül bir yara gibi lakin yalnızlıktan kurtulmak için bir araya geldiğimizde sürtüşme, kızgınlık, saldırganlık ve hatta savaş riski de artar. Bu kötülükler temel insan doğasının yan ürünleridir ama kaçınılmazlar...

Freud özellikle bu ikilemle çok ilgilenmiştir. Neden sevdiklerimizden geri çekiliyoruz? Neden incinmekten bu kadar korkuyoruz? Kaygı ve depresyondan mustarip olanların başkalarından yardım araması neden bu kadar zor? Bu ikilemi ebeveynlerle çocuklar, arkadaşlar, kardeşler ve sevgililer arasında sıkça görebiliriz. Meşhur Japon anime dizisi Neon Genesis Evangelion'da da ifade edildiği gibi: "Ne kadar yakınlaşırsak, birbirimizi o kadar derinden yaralarız."

Genellikle Kirpi İkilemi, insanın başkalarına karşı iç duvarlarını yıkmadaki acizliğinin bir metaforu olarak görülür. Şadi Şirazi yüz yıllar önce "insanlarla münasebetin ateş ile münasebetin gibi olsun; çok fazla yaklaşma yanarsın, çok fazla uzaklaşma donarsın" demişti!
İnsanın cehennemi de yalnızlık cenneti de. İnsan doğası garip ve anlaşılmaz; bir yandan da başkalarının kesin yokluğunu arzularken öte yandan dostluğun güven veren sinyallerinden mahrum kalmayacagimiz kadar da yakınımızda bulundurmak için muazzam bir altyapı inşa ediyoruz. Buna bazıları networking diyorlar.

Hep ikisini bir arada istiyoruz: Bir yandan dikkatimizi kendi başarısızlıklarımız ve yapılacaklar listelerimizden başka yönlere çekerken, diğer yandan başkalarının varlığının ve ihtiyaçlarının doğurduğu o zahmetli yükümlülüklerden kurtulmak istiyoruz. O zahmetli yükümlülüğünün adına daha akademisyen olanlar toplum, bazıları "elalem ne der", bazıları da mahalle baskısı diyor!

Kaynak: Journal of Personality and Social Psychology

24 Ağustos 2024 Cumartesi

İşaret Parmağı Bir Mağdurun Logosudur.

 “Bedeninizin tüm parçaları içinde, en çok işaret parmağınıza dikkat edin. Çünkü işaret parmağı, bir mağdurun logosudur.” diyor şair Joseph Brodsky, bir üniversitenin mezuniyet konuşmasında: 

“Durum ne kadar berbat olursa olsun, bir şeyi ya da birini suçlamaya çalışmayın: Tarihi, devleti, üstleri, ırkları, ebeveynleri, Ay’ın konumunu, çocukluğunuzu, tuvalet eğitiminizi… Menü uzun ve yorucu; menünün uzunluğu ve yoruculuğu bile zekanızı kullanarak ona karşı bir seçim yapabilme gücünüzü engeller. Suçu birine attığınız anda, bir şeyleri değiştirme gücünüzü küçümsersiniz… Kaybeden tarafta olduğunuza dair kanıtlar ne kadar çok ve inkar edilemez olsa da, aklınız başınızda olduğu sürece, dudaklarınız ‘hayır’ diyebildiği sürece, buna karşı durun.

Genel olarak hayata, sadece sağladığı konfor için değil, zorluklar için de saygı duyun. Bunlar da oyunun bir parçası. Zorlukların iyi tarafı, bir kandırmacadan ibaret olmamalarıdır... 

Umutsuzluğun eşiğindeyken şunu hatırlayın: Hayat size en iyi bildiği dilde konuşuyor… En azından şunu düşünün. Kendinizi bir mağdur olarak düşünmek, şeytanların ve demagogların doldurmayı çok sevdiği sorumsuzluk boşluğunu büyütmeye hizmet eder.”

Hepimizin kafasında başımıza gelen olumsuzlukların sorumluları, suçluları belli. Hepimizin kafasında sorumlular farklı. Sevgisiz ebeveynimiz, bozuk genlerimiz, doğduğumuz coğrafyanın imkansızlıkları, fiziksel görünümümüz, kötü niyetli akrabalarımız, bitmeyen yoksulluğumuz, eğitimsizliğimiz, bize kafayı takan öğretmenimiz, acımasız patronumuz, talihsiz evliliğimiz, hayırsız evlatlar, sömürüye dayalı vahşi sistem, kirli siyaset, adaletsiz dünya… 

Garabetle dolu hayatlarımızdan yakınmakta sonuna kadar haklı da olabiliriz. 

Peki şikayet neyi değiştiriyor? Benim takıldığım yer bu. 

Bütün bunları bir kenara koyarak kendimize dürüstçe sorabileceğimiz bir soru var: Kendi etki alanım çerçevesinde ne yapabilirim? Elimden neler geliyor? Elimden gelenle neler yapabilirim? 

Mağdur zihniyeti, sadece o mağduriyeti yaratanlara hizmet eder. Mağdur dili ve edebiyatına sığınarak, şeytanların eline koz verecek miyiz? 

22 Eylül 2023 Cuma

 ATTAR

(y. 1142 - y- 1220) 

MANTIK AL TAYR'DAN

HİKÂYE

Gayet işbilir, hünerli, pek anlayışlı ve dirayetli, bilgisi çok bir genç vardı.

Daima tahsilde bulunur.. yıldan yıla pek az bir müddet tatil yapardı.

Hocasının da adam akıllı gözündeydi.. çünkü hakikaten pek iyi bir gençti.

Hocası, onu öbür talebeden üstün tutar, onunla başka bir çeşit konuşurdu.

Hocanın harem dairesinde adeta ikinci bir güneş kadar parlak ve güzel bir halayığı vardı.

Çekik gözlü, canlara can katacak kadar güzel, cihanı bezeyen, herkesi hayretlere veren bir dilberdi.

Öyle bir güzeldi ki baştan ayağa kadar tekmil ruhtan ibaretti.. lütuf İçinde lütuftu, feyiz içinde feyiz!

Tatlılıkta şekeri kendine kul etmiş; güzellikle ayı köle edinmişti.

Ay, yüceliğinden yerlere serilmemişti.. onun belindeki kemere âşık olmuş, o yüzden yerlere düşmüştü!

Lâal dudaklarından şekerler damlar, bunu gören dudular, kanatlarını dökerler, berbad olurlardı.

Gözlerinden ok yağmurları yağar, herkesi kırar geçirir, kanlara bulardı!

Bir gün o talebe, nasılsa bu halayığı görüverdi.. dedi ki: Ben talebeyim, hocam bu.

Artık dünyada başka bir hocam yok. Şimdi, bu güzele talebe olmam yeter!

Hocam, bana sevda dersi vermezse başka bir dersi hatırlayamam artık!

Gece gündüz, o güzelin sevdasiyle yanıp yakılmaya, hocadan tamamiyle korkmamaya başladı.

Derdinden safran gibi sarardı.. yüzü, sarıboya otuna döndü.

Aşk gelip aklı alt etti; gönlü gevşek bir hale kodu, onu canından bezdirdi!

Çok kişiler, ona akıllıca, bilgilice öğütler verdiler, bu sevdadan geçmesi için yardımda bulundular ama aşkın bir zerresi bile onların hepsini yele verdi!

Bilgi tahsili, adama ululuk verir.. kavgayı, mücadeleyi doğurur.. aşka girişmekse adamı perişan bir hale kor, rezil rüsvay eder!

Nihayet tamamiyle hastalandı.. bütün mafsalları âdeta birbirinden ayrıldı.

Sonunda hocası, talebenin halayığa âşık olduğunu anladı.

Bilgi ve tecrübesiyle düzene baş vurdu. O cariyeciğin iki kolundan kan aldırdı.

Ona kuvvetli bir müshil verdi.. ondan sonra da cariye âdet gördü.

Selviye benzeyen boyu, yay gibi büküldü; gül yanakları safrana döndü.

Ne yüzünde bir güzellik kaldı, ne yanağında bir tazelik!

Güzelliğinden bir zerre bile kalmadı.. o kadeh kırıldı, o saki geçip gitti!

Otuz yerde yediği ve kullandığı ilâçların hepsi de, bir leğen içinde biribirine karışmıştı.

Hayız kaniyle damarından alınan kan da o leğenin içindeydi. Leğen, ağzına kadar dolmuştu.

Hoca, o zeki talebeyi çağırdı.. haremden de halayığı getirtti.

Talebeye yer gösterdi, oturttu. Halayık da talebenin önünde ayakta durdu.

Genç, o kızı görünce yüzünü başka tarafa çevirdi.

O güzelim kızın az bir zaman içinde bu kadar değiştiğine şaşıp kaldı.

Ondan soğudu.. tahsil ateşi, yeni baştan alevlendi!

Bütün hastalığı geçti.. o cariyecik de unutuldu gitti!

Hoca, talebenin kurtulduğunu, dertten halâs olarak yeniden neşelendiğini görüp

O zeki gencin halayıktan soğuduğunu, gönlünde artık o sevda ateşinin soğuyup küllendiğini, söndüğünü anlayınca

Emretti.. derhal o leğeni getirdiler, üstünü açıp talebenin önüne koyuverdiler.

Hoca dedi ki: "Ey genç, ne işe düşmüştün sen? Kararsız bir hale gelmiştin; sabrın, kararın kalmamıştı.

Nerde gönlündeki o ateş? Nerde o serbestliğin, nerde o utanmazlığın?

Gece gündüz o halayığı istiyordun ya, başını kaldır da bak.. bütün istediklerin önünde!

Neden, onun sevdasiyle sararıp soldun da şimdi o kadar ateş, birden soğuyuverdi?

Sen, yine o gençsin; o da, yine o cariye.

Fakat onda senin istediğin, gönül verdiğin bir şey vardı, o yok şimdi!

Dilediğin şey, bu leğende. Bu leğen, onunla ağzı ağzına dolmuş, şuracıkta durmada... hele bir bak!

Sen, halayıktan bir havadır, elde etmek istiyordun.. hakikatta bu pisliğe âşıktın sen!

Yola, düşüncesiz girdin... kana, pisliğe âşık oldun!"

Talebe, o anda işi anladı.. tövbe etti, tekrar dersine koyuldu.

Surete tapmayı sanat edinen, nasıl olur da sıfatı düşünebilir?

Suretin aslı, şeytanca bir iştir, mâna ehliyse ruhani candır!

Suretten vaz geç de sıfata âşık ol.. âşık ol da bilgi güneşini bul!

Suret, ahlattan, kandan başka bir şey değildir. Surete kapılan adam, ilerisini düşünen bir adam değildir.

Ahlattan ve kandan daha güzel olana düşer, âşık olursan işte buna sevda derler!

Abdulbaki Gölpınarlı 


Ben Bir Hacker'im!

 

“..fakat siz hiç, üç kuruşluk psikolojiniz ve 1950’lerden kalma teknobeyinleriniz ile bir Hacker’in gözlerinden baktınız mı? Merak ettiniz mi hiç, onu harekete geçiren şeyin ne olduğunu ve neyin şekillendirdiğini? Ben bir Hacker’im. Benim dünyama gelin... Biz araştırıyoruz... ve siz bize suçlu diyorsunuz. Biz dini önyargılarımız ve milletimiz olmadan var oluyoruz... ve siz bize suçlu diyorsunuz. Sizler atom bombası yapıyorsunuz, savaşlar açıp, öldürüp, aldatıyor ve bize yalan söyleyip kendi iyiliğimiz için olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz, yine de biz suçluyuz. Evet ben bir suçluyum. Suçum merak suçudur. Suçum insanları neye benzedikleriyle değil de ne söyledikleri ve düşündükleriyle yargılamaktır. Benim suçum sizden daha zeki olmak suçu, beni asla affetmeyeceğiniz bir suç. Hacker’ların kendilerini adadıkları bir şey: Mükemmellik. Evet ben bir Hacker’ım ve bu benim itirafımdır. Beni durdurabilirsiniz ancak benim gibi daha nicleri vardır ve hepimizi birden durduramazsınız.”

Mentor



17 Kasım 2022 Perşembe

İstemem Eksik Olsun / Edmond Rostand

Ya ne yapmak lâzımmış?

Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak,
Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak
Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?
İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?
Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?
Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?
İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana
Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana
Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi
Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda
Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,
Marifet şi’re koyup kameri, yıldızları,
Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?
İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye,
Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye
Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem
Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem
Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer
Dolaşıp ta herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?
Yoksa ödüm mü kopsun bir Allahın aptalı
Gazeteye bir tenkid yazacak diye her gün?
Yahut sayıklamak mı lâzım: “Adım görünsün
Aman!” diye şu meşhur Mercure ceridesinde
İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde
Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek,
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.
Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!
Fakat, şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya,
Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya duya
Yazmak, sonra da gayet tevazula kendine:
Çocuğum! Demek, bütün bunları hoş gör yine,
Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.
Ara hakkını hattâ kendi nefsinden bile.
Velhasıl bir tufeylî zilletiyle
Tırmanma! Varsın boyun olmazın söğüt kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?
Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!

Edmond Rostand
Cyrano de Bergerac, Edmond Rostand, Çeviren: Sabri Esat Siyavuşgil MEB Yayınları, 1989